|
Proje
kapsamı dışında gerekmedikçe insan kaynakları
danışmanlığı yapmıyorum ama buna rağmen gün
geçmiyor ki özgeçmiş yağmuruna tutulmayayım.
Hatta ofiste bir de espri oluştu : gelen fakslar
"sağanak", mektuplarsa "dolu". Ama hepsi de
umut dolu, geleceğe ait hayallerle dolu. Onları
alıp bir kenara koymak doğrusu beni üzüyor.
Aralarından çok değişik bulduğum, zeka pırıltılarını
o silik faks kopyasına rağmen görebildiğim özgeçmiş
sahipleri ile, ileride bir faydası olur diyerek
zaman yaratıp görüşmeye çalışıyorum, fırsat
buldukça katıldığım toplantılarda, üniversitelerde
düzenlenen sempozyumlarda ve internetteki newsgrouplarda
genç ve umut dolu insanlarla sohbet ediyorum.
Acaba ne düşünüyorlar, hayata nasıl bakıyorlar,
ne yapmak, nerelere varmak istiyorlar diye.
Çoğu zaman keyif veren, yaşam gücü veren şeyler
çıkıyor ama bir o kadar da hayal kırıklığı yaratan
görüşler geliyor. Zaman zaman da kendimi kapana
kısılmış gibi hissediyorum : "Tanrım, işte o
usanç verici soru gene karşımda : "Okuldan yeni
mezun oldum" ya da "Askerliğim yeni bitti. Acaba
nasıl bir işe başlasam ?". İşin ilginç tarafı,
bu sorunun bir de ikizi var beni aynı derecede
çıldırtan : "Yüksek lisans tezimi ne üzerine
yapsam acaba ?" Üzgünüm ama bu iki soru bence
sorulabilecek en kötü ve asap bozucu soru. Asap
bozucu çünkü cevabı çok net : "Bırakın başkalarının
ne dediğini bir kenara, sizi heyecanlandıran,
kalbinizi küt küt attıran ne ise onu yapın.
" Eğer başarılı olmak istiyorsanız iş hayatı,
hatta yaşamın ta kendisi bile çok zor, öyle
mi? Hayır efendim, öyle değil. Tam tersine,
yaptığınız iş sizi sarıp sarmalayan, heyecanla
dolduran bir hayal haline geldiği zaman yük
olmaktan, "iş" olmaktan çıkar. Ve yaptığınız
işte o heyecanı bulamıyor, o tutkuyu hissedemiyorsanız
o zaman ister genetik mühendisi olun ister musluk
tamircisi, ne farkeder ki ? İş işte. Sırf para
kazanmak için yapılan, ayak sürüyerek gidilen,
"bu kadarı fazla bile" denilen, "akşam olsa
da fırlayıp gitsem" denilen bir yer.
İşine aşık olduğu için bir türlü evlenmeye fırsat
bulamamış ama hayatından son derece memnun bir
İngiliz dostum her akşam iş çıkışı saatinde
keyifle aynı yorumu yapardı "Sanki ofiste aniden
orman yangını çıkmış gibi" derdi "Altı dendi
mi in cin top oynuyor." Sonra da ayaklarını
uzatır ve "İşte" derdi, "şimdi günün en keyifli
çalışma saati başlıyor". Elbette böyle olun
demiyorum. O da bir diğer uç. Ama eğer hayatta
zevk aldığımız şeyleri yapmak yerine "Eh, yapalım
bari" dediğimiz şeyleri yapacaksak hayattan
ne zaman ve nasıl keyif alacağız ? Hayatımızın
en uyanık ve günün en güzel 8-10 saatini o burun
kıvırdığımız işte geçirirsek ne zaman hayatımızı
yaşayacağız, ne zaman kendimizi bulacağız ?
Ne zaman mutlu olacağız, kalbimizi hızlandıracak
o tatlı heyecanla dolacağız ? İşinizi sevin,
sevmediğiniz işte de fazla vakit kaybetmeyin.
Hayat değerli ve fazlasıyla kısa. Keyifli bir
hafta geçirmeniz dileğiyle...
|