Bankalarda Yeniden Yapılandırma

Batı'nın ekonomik gelişmesinde finansal sistemin oynadığı rol hem büyümeyi sağlamak ve hem de ekonomiyi bütünüyle gözetim ve denetim altına almak olmuştur. Finansal sistem tasarruflar ve krediler yolu ile sermaye birikimini sağlarken, sermaye birikiminin sürekliliğinin de gözetim ve denetimini sağlamıştır.


Merkez Bankaları, Bankalar Sistemi, Mali Aracı Kurumlar, finansal sistemin temel aktörleri olmuşlar ve Bankalar Sistemi bu üçlü yapı içinde daima ağırlıklı bir yere sahip olmuştur. Bankalar Sistemi kendi gelenekleri içinde çoğu kere tavizsiz bir kredilendirme süreci ile tasarrufların karlı yatırımlara dönüşmesini gerçekleştirmiştir. Yatırımlar gayri safi milli hasılayı arttırmış, artan GSMH daha fazla tasarruf ve yatırım dönüşümünü, yani sermaye birikimini ve büyümeyi sağlamıştır. Bankalar Sistemi kredilendirme sürecinde kredilendirdiği yatırımların geri karlı olmasını mutlaka aramış ve bu yolla ekonomiyi tümüyle verimli ve karlı şekilde çalışmaya da itmiştir. Böylece Bankalar Sistemi, büyüme ve büyümenin getirdiği istihdam olanaklarının karşı denetim mekanizmasını oluşturmuştur.

Kamu ve Özel kesim birlikte, Bankacılık Sisteminin kendi çalışma kuralları içinde tavizsiz kredilendirme sistemi uygulamalarını amacından saptırırlarsa, ortaya çıkan sonuç tasarrufların yatırımlara dönüşememesi ve GSMH artışının durması, yani büyümenin yerini daralmanın almasıdır.

Türkiye, Büyüme'yi ekonomik hedef aldığı dönemlerde kendi kuralları içinde çalışan tavizsiz bir Bankacılık Sistemine sahipken, uygulanan ekonomik politikalarla bu sistem yıkılmıştır.

Maliye politikaları halkın yaygın ticari faaliyetlerini dar kapsamlı, düşük oranlı, götürü usulde vergileyerek sosyal çatışmaları engellemiş, kısmen istihdam yaratmıştır. Ancak, bu politika içinde, devlet harcamaları ekonomik gereksinmelerin ötesinde arttığından, kamunun finansman ihtiyacı zaman içinde büyümüştür. Kamu finansman ihtiyacındaki bu büyüme GSMH artışından daha yüksek olduğu için vergi gelirleri ile karşılanamadı. Karşılanmasının yolu, sermayenin vergilenmesi anlamına geliyordu ki, bu da ekonomik büyümeyi engelleyecekti. Kamuda dış ve iç borçlanma yolu denendi ama kamu harcamalarının kısılması denenmedi. Bankacılık sistemi yatırımları kredilendirilmek yerine devletin harcama açığını kredilendirmeyi tercih etti. Bu sonuç, piyasa ekonomisinin doğal sonucu değildi, uygulanan ekonomi politikalarının sonucuydu.

Yukarıda sözünü ettiğimiz ekonomi politikası, büyüme hedefini sosyal devlet ilkeleri içinde gerçekleştirmek gibi bir yöntemi seçtiği için, Bankacılık Sistemi içinde bulunmaması gereken Kamu Bankaları üzerinden özel kesime bankacılık kuralları dışında kredi alma olanakları yarattı. Tasarruflar yatırıma dönüşmedi. Bu süreçde ortaya çıkan, ekonomide kullanılabilir sermaye göçü yerine, geri dönmeyecek sermaye transferi oldu.

Ekonomik hayatı, kamu kesiminden nitelikli beyin göçü yaparak öğrenen özel kesim derhal kamu bankacılığını taklit etti. Kamunun, büyüme ve sermayeyi tabana yayan bir sosyal devlet anlayışında olmasından faydalanan gruplar kendi içlerinde bankalar kurdular. Bu bankalar, bankacılık sisteminin kuralları içinde kredilendirme süreci yerine, geri dönmeyecek sermaye transferlerini gerçekleştirdiler.

Ekonomi politikaları hedef değiştirdi: Büyüme yerini enflasyonla mücadeleye bıraktı. Kamu dengesizliğinin harcama fazlası yaratarak enflasyonu yarattığını iktisatçılar biliyorlardı. Buna karşılık kamu harcamasını azaltmak yerine "Kümesteki kazların daha çok tüyü var, onları yolalım! Baskıyı arttıralım, sermaye göçünü de önleriz" anlayışındaki uygulamalara yönelindi. Öyle ki, Bankacılık Sisteminde sermayesiz çalışan bankaların böylece sermayeye kavuşabileceği varsayıldı, sermaye getirmeyen bankaları Kamu kendisi alıp, adam edecek, eski sahiplerine de ders verecekti. Oysa Kamu, Bankacılık Sistemi içindeki kendi payında hiçbir şey yapamadığı için bu oyunda güçsüz olduğunu bütün oyunculara gösterdi. Stratejisi yoktu. Blöf yapıyordu ve blöfü görüldü.

Büyümeye geçmek için yapılması gereken, Bankacılık Sistemini ekonomi politikaları ile göz ardı edilen asli görevlerini yerine getirecek şekilde yeniden yapılandırmaktır. Bunun başka yolu da yoktur. (1929 bunalımı bunun en iyi örneğidir, başka örnek aramak bilineni başka sembollerle anlatmak demektir, yeni bir yaklaşım değildir.)

Bu bağlamda, Bankalar Sistemi içinde olan kamu bankaları ile kamuya takdim edilen özel kesim bankaları işler hale getirilmelidir. İşler hale getirmek için, sermaye tahsisi yapılmalı ve bankacılık kuralları doğrultusunda kredilendirme sürecini uygulamaları sağlanmalıdır. Bunu da yapacak olan teknokratlar bankacılardır.

Sermaye tahsisi bankalar arası birleşmeleri gündeme getirebileceği gibi, kredilendirme sürecinin ugulanabilmesi için de birleşmeler gündeme gelebilir. Kaçınılmaz olan bankalar arası birleşmelerin yapılması gereğidir.

Birleşmeler, sistemi işletecek ana hareketse, bu hareket vergi indirimi yaratacak maliye politikası ile desteklenmelidir. Bankacılık Sisteminde böyle bir yaklaşım vergi kaybına neden olmaz, aksine, vergi gelirlerinin birleşme sonrası garanti altına alınmasını sağlar.

Bankacılık Sisteminin kuralları içinde kredilendirme süreci uygulamaları bankacılar tarafından "corporate governance" (kurumsal yönetim) ilkeleri gözönüne alınarak yapılmalıdır.

Türkiye'de yavaş yavaş bu anlayışın katı devletçi anlayışa tercih edildiğini görmek biz profesyonelleri umutlandırmaktadır.