Tangram | Lütfen Başka Soru Sorun
20 yıldır yönetim, teknoloji, yenilikçilik, organizasyon ve verimli kaynak kullanımı konularında müşterilerimizin çözüm ortağı olarak hizmet veriyoruz.
15797
post-template-default,single,single-post,postid-15797,single-format-standard,ajax_fade,page_not_loaded,,qode-title-hidden,qode-theme-ver-9.5,wpb-js-composer js-comp-ver-4.12,vc_responsive

Lütfen Başka Soru Sorun

Proje kapsamı dışında gerekmedikçe insan kaynakları danışmanlığı yapmıyorum ama buna rağmen gün geçmiyor ki özgeçmiş yağmuruna tutulmayayım. Hatta ofiste bir de espri oluştu : gelen fakslar “sağanak”, mektuplarsa “dolu”. Ama hepsi de umut dolu, geleceğe ait hayallerle dolu. Onları alıp bir kenara koymak doğrusu beni üzüyor. Aralarından çok değişik bulduğum, zeka pırıltılarını o silik faks kopyasına rağmen görebildiğim özgeçmiş sahipleri ile, ileride bir faydası olur diyerek zaman yaratıp görüşmeye çalışıyorum, fırsat buldukça katıldığım toplantılarda, üniversitelerde düzenlenen sempozyumlarda ve internetteki newsgrouplarda genç ve umut dolu insanlarla sohbet ediyorum. Acaba ne düşünüyorlar, hayata nasıl bakıyorlar, ne yapmak, nerelere varmak istiyorlar diye. Çoğu zaman keyif veren, yaşam gücü veren şeyler çıkıyor ama bir o kadar da hayal kırıklığı yaratan görüşler geliyor.

Zaman zaman da kendimi kapana kısılmış gibi hissediyorum: “Tanrım, işte o usanç verici soru gene karşımda:

“Okuldan yeni mezun oldum” ya da “Askerliğim yeni bitti.”

“Acaba nasıl bir işe başlasam?”

İşin ilginç tarafı, bu sorunun bir de ikizi var aynı derecede çileden çıkartan: “Yüksek lisans tezimi ne üzerine yapsam acaba?”

Üzgünüm ama bu iki soru bence sorulabilecek en yanlış sorular.

Yanlış çünkü cevabı çok net: Bırakın başkalarının ne dediğini bir kenara, sizi heyecanlandıran, kalbinizi küt küt attıran ne ise onu yapın.

Eğer başarılı olmak istiyorsanız iş hayatı, hatta yaşamın ta kendisi bile çok zor, öyle mi? Hayır hiç de öyle değil. Tam tersine, yaptığınız iş sizi sarıp sarmalayan, heyecanla dolduran bir hayal haline geldiği zaman yük olmaktan, “iş” olmaktan çıkar. Ve yaptığınız işte o heyecanı bulamıyor, o tutkuyu hissedemiyorsanız o zaman ister genetik mühendisi olun ister musluk tamircisi, ne farkeder ki? İş işte. Sırf para kazanmak için yapılan, ayak sürüyerek gidilen, “bu kadarı fazla bile” denilen, “akşam olsa da bir an önce evime gitsem” denilen bir yer.

İşine aşık olduğu için bir türlü evlenmeye fırsat bulamamış ama hayatından son derece memnun bir İngiliz dostum her akşam iş çıkışı saatinde keyifle aynı yorumu yapardı “Sanki ofiste aniden orman yangını çıkmış gibi” derdi “Altı dendi mi in cin top oynuyor.” Sonra da ayaklarını uzatır ve “İşte” derdi, “şimdi günün en keyifli çalışma saati başlıyor”. Elbette böyle olun demiyorum. O da bir diğer uç. Ama eğer hayatta zevk aldığımız şeyleri yapmak yerine “Eh, yapalım bari” dediğimiz şeyleri yapacaksak hayattan ne zaman ve nasıl keyif alacağız? Hayatımızın en uyanık ve günün en güzel 8-10 saatini o burun kıvırdığımız işte geçirirsek ne zaman hayatımızı yaşayacağız, ne zaman kendimizi bulacağız? Ne zaman mutlu olacağız, kalbimizi hızlandıracak o tatlı heyecanla dolacağız?

İşinizi sevin, sevmediğiniz işte de fazla vakit kaybetmeyin. Hayat değerli ve fazlasıyla kısa.

Keyifli bir hafta geçirmeniz dileğiyle…